Stockholm Sendromu, Mahrem Yapı ve Toplumsal Hipnoz

Stockholm Sendromu kısaca “rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan, duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durum” olarak tanımlanıyor. Hiç şüphesiz Türkiye bir cinnet hali yaşıyor ve bu yedisinden yetmişine bütün toplumu etkilemiş vaziyette. AKP Hükümeti ve gizli koalisyon ortağı, Ulusalcı çete, 17 Aralık sonrası, planları çok daha önceden yapıldığı anlaşılan bir sosyal soykırım projesini uygulamaya koydu. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, 15 Temmuz darbe teşebbüsü kesinlikle bu sürecin başlangıcı olmayıp, yalnızca bu süreci ivmelendiren bir faktör oldu.

7 Şubat krizinde su üstüne çıkan, dershane kapatma surecinde hızlanan, 17-25 Aralık sonrası iyice alevlenen ve 15 Temmuz’da tam bir sosyal soykırım projesine dönüşen süreçte AKP hükûmetinin söylemi ilk başta “legal görünümlü illegal yapı” iken, daha sonra “paralel devlet” daha sonra ise “terör örgütü” olarak evrim geçirdi. Eskiden beri Cemaat’in cibilli düşmanı olan Kemalistler, bu söylemlere büyük bir memnuniyetle sahip çıktı. Bu terimler öylesine ortaya atılmış terimler değil, tam tersine iyi planlanmış, ince düşünülmüş tanımlamalar. Peki bu tanımlamalar ve bunlara paralel olarak ortaya atılmış, hukukta hiçbir karşılığı olmayan ‘Cemaat devlete/hükümete savaş açtı,’ ‘devletin kılcallarına sızdı,’ -17-25 Aralık için- ‘darbeye kalkıştı,’ ‘bırakın AKP ile Cemaat birbirini yesin’ gibi siyasi retorikler neden bu kadar önemli? Çünkü, toplumu temellerinden sarsacak böylesine geniş çaplı bir tenkil projesinin hayata geçirilebilmesi için toplumun büyük bir çoğunluğunun psikolojik olarak bu sürece hazırlanması ve yapılan zulmü meşru olarak benimsemesi gerek. Kendi ailelerini bile darmadağın edecek bu süreçte, AKP seçmeni psikolojik olarak ikna edilmemiş olsaydı, bu zulme girişmeleri mümkün olmazdı, yada en azından siyasi olarak bedelini ödemek zorunda kalır ve ilk seçimlerde iktidarı kaybederlerdi.

Dolayısıyla, bu kirli soykırım sürecinde, planlı bir psikolojik harp kapsamında ortaya atılmış bu söylemler, sloganlar, hiç üstünde düşünülmeden ağızdan çıkan ithamlar yürütülmekte olan algı yönetiminin bir parçası. İktidarın ve ortağı Ulusalcı çetenin bu süreci sürdürebilmesi, gerçekleştirmekte oldukları sosyal soykırımı devam ettirmeleri, yapılanların toplum nazarında meşru görülmesine ve yaratılan algının ve toplu hipnozun sürdürülmesine bağlı. Bir yerde, “bir şeyi doğru olarak adlandıran kimse o şeye malik olur” diyordu. Dolayısıyla, bu sürecin sona ermesi, olup bitenin doğru olarak adlandırılmasına ve toplum üzerinde oluşturulmuş toplu hipnozun sonlandırılmasına bağlı.

Bu algı yönetiminin bir ayağı da Cemaati birbirine düşürme, içten parçalama amacına matuf yapılıyor. Bu süreçte sadece Cemaat’le olan bağını koparmakla kalmamış aynı zamanda, özü itibariyle ‘emr-i bil ma’ruf, nehyi anil münker’ olan Hizmet ideallerini de terk edip, Cemaat içinde geçen yıllarını kayıp olarak gören, bu süre zarfında gerçekleştirdikleri hayırlı işleri inkar eden, kandırıldıklarını düşünen ve kendilerini ‘münferitçi’ olarak tanımlayan bir grup oluştu. Bu arkadaşlarda bariz şekilde Stockholm Sendromunun etkileri görülüyor. Sosyal soykırımdan nasibini almış bu arkadaşlar da yine, hukukta ve akademik literatürde hiçbir karşılığı olmayan içi boş siyasi söylemlerle yönlendiriliyor ve sosyal medya da bu söylemlerin temsilciliğini yapıyorlar.

Bu arkadaşlara göre 15 Temmuz’un tek sorumlusu Cemaat yönetimi, 15 Temmuz’u Cemaat planladı ve dolayısıyla da süregelen sosyal soykırım da Cemaat’in kabahati. En azından küçük bir kısmının vazifeli trol olduğu anlaşılan bu münferitçi tayfanın dillerine persenk ettiği sloganlar şöyle özetlenebilir;

  1. Cemaat devletle bir savaşa girdi ve başarısız oldu.
  2. Cemaat’in mahrem hizmetleri Cemaat’in bir suç örgütü olduğunun delili.
  3. Darbeden önce yurt dışına kaçanlar darbeden haberdardı ve şu anda bir elleri yağda, bir elleri balda müreffeh bir hayat sürüyorlar.
  4. Başta kendileri olmak üzere, masum insanların işlerinden atılmasından, tutuklanmasından, kaçarken Meriç’te boğulmasından kısacası sosyal soykırımdan Erdoğan’dan ziyade Gülen ve Cemaat’in ‘elebaşları’ sorumlu.

Darbeyi Cemaat’in planlayıp, planlamamasından bağımsız olarak, bu söylemler hukukta hiçbir karşılığı olmayan, gerçeği yansıtmayan, altı boş sloganlardan öteye gidemez. Velev ki darbe teşebbüsünü Cemaat organize etmiş olsun (ki ben kesinlikle öyle olduğuna inanmıyorum), bu asla yaşanan sosyal soykırımı haklı göstermez. Velev ki, Cemaat iktidarla siyasi bir kavgaya tutuşmuş olsun, bu KHK’ları çıkartanların, anayasayı ve hukuku yerle bir ederek, terörle uzaktan yakından alakası olmayan yüzbinlerce insanı terörist diye yaftalayıp hapse atanların, AKP iktidarı ve gizli koalisyon ortağı Ulusalcı çete olduğu gerçeğini değiştirmez! Demokratik bir ülkede, eylemleri bizzat ‘SUÇ’ içermedikçe, sivil hareketlerin mahrem yada açıktan örgütlenmesi, iktidarla siyasi mücadeleye girişmesi meşrudur ve bireylerin anayasal hakkıdır. Bunu Cemaat de yapsa meşrudur, sendikalar yapsa da meşrudur, tarikatlar yapsa da meşrudur, siyasi ideolojik guruplar yapsa da meşrudur…

Durmadan Cemaat’in mahrem yapılanmasına atıfta bulunup, ‘başımıza ne geldiyse hep onların günahlarından dolayı geldi’ diye feryat edenler tam bir Stockholm Sendromu yaşadıklarının ve kendilerini mağdur etmiş olan kirli koalisyonun ekmeğine nasıl da yağ sürdüklerinin farkında değiller. Cemaat 1980’li yıllarda neden gizli yapılanma ihtiyacı hissetti, bu mahrem yapılanmanın amacı neydi, bu gizli yapı daha sonra amacından sapıp bir takım kanun dışı işlere girişti mi, girişmedi mi, bunlar ayrı bir yazı konusu. Ama bugün görülmekte olan “FETÖ” davalarına bakacak olursak, bu mahrem yapının da öyle büyük suçlar işlemişliği falan yok. Bu mahrem imamlarının dava dosyaları, ‘o onu tanıyordu, bu bununla görüşüyordu, diğerinin üstünden iletişim kurduğu kamu görevlilerinin listesi çıktı’ gibi yine özünde hiçbir suç içermeyen delillerle(!) dolu. Yargılanıp ceza alanlardan, bizzat darbede rol oynamış olanlar hariç, diğerleri hep “örgüt üyeliğinden” caza alıyor. Kendi mahrem yapıları, JİTEM’i kurmuş, Türkiye’nin karanlık geçmişinde, Madımak, Başbağlar, Maraş, Kanlı 1 Mayıs, Danıştay Cinayeti, Uludere gibi sayısız kanlı eylemlere imza atmış, bombalama olaylarına, kundaklamalara, darbe teşebbüslerine girişmiş olan Ulusalcı çete, aramızdan çıkmış münferitçi ekibin de yardımıyla, tek suçu büyük oranda, birbirleriyle görüşmek olan insanları, kamuoyuna eli kanlı canavarlar olarak lanse etmeyi başardı. Bu aklı evveller, üyelerinin %99’unun suçu yine örgüt üyeliği olan, 500.000 kişilik bir örgütün kendilerini kullandığını ve mağdur ettiğini iddia ederek, tam da iktidarın istediği şekilde konuştuklarının ve kendilerine yapılan hukuksuzlukları onayladıklarının farkında bile değiller.

Bu mahrem yapı nasıl bir suç örgütüyse, görülen davalarda tek bir cinayeti yok, adam kaçırma, tehdit, şantaj, bombalama, kundaklama yok, sahtecilik, ihalelere fesat karıştırma, hırsızlık, kara para aklama gibi şeyler yok. Mesela Erdoğan’ın meydanlarda “eşiyle mi bir şey oldu da, özel olacak, genel bu genel” diye afişe ettiği ve oylarını %35’lerden %50’lere taşıyan mahrem görüntüleri bu mahrem yapı mı kayıt altına almış? Var mı o görüntülere dair görülmekte olan bir dava? Bugün yaşasaydı, Erdoğan’ın en büyük siyasi rakibi olacak olan Yazıcıoğlu’nu Cemaat’in mahrem yapısı mı katletti? “Yazıcıoğlu’nun cinayetini çözmek bizim namus borcumuzdur diyen AKP iktidarı neden hala çözemedi bu cinayeti? Hrant Dink cinayetinden önce, Dink’i nefret objesi haline getirip, cinayetten sonra katille bayraklı poz çektirenler değil de, Cemaat’in mahrem yapısı mı öldürtmüş Dink’i? Ordu cephanesinden cephane çalıp, gayri nizami gerilla gücü kuran Ergenekoncu çete nereye kayboldu? Danıştay cinayetine azmettirenlere noldu? Siyasetin köpeği olmuş yargı, öyle bir örgüt yok deyice koca örgüt, hokus pokus yok mu olmuş oldu? Ergenekon-Balyoz davalarında bir valiz dolusu sahte belge üretildiği iddia edildi. Kim üretti o sahte(!) belgeleri? Neden bununla alakalı görülen tek bir dava yok? Balık hafızalı insanımız, ülkeyi soyup soğana çevirmiş, ülkenin geleceğini satmış harami çetesini, ayakkabı kutularından fışkıran milyon dolarları, kasalar dolusu ‘üç beş kuruşları’ unutmuş, Cemaat’in mahrem yapısının peşine düşmüş! Görüyorsunuz değil mi, algı yaratma denen şeyin nelere kadir olduğunu?

Hadi yine farz edelim, Cemaat içindeki mahrem yapıdan müteşekkil gizli bir gurup bir takım illegal işlere bulaşmış olsun. O durumda bile, bu ne KHK’ların hukuksuz olduğu gerçeğini değiştirir, ne de suçsuz olduğu halde tutuklanan insanlara yapılan zulmü meşru kılar. Ortada büyük bir zulüm var ve bu zulmü irtikap eden AKP iktidarı ve ona gizli açık destek veren Ulusalcı Çetedir. Ulusalcı çete liderinin kendi ifadesiyle, ‘siyasetin köpeği olmuş’ yargının işlediği suçların hesabını bizzat o suçları işleyenlerden değil de, kendileri gibi zulme maruz kalmış başkalarından sormaya kalkmak tam bir Stockholm Sendromu değildir de, nedir Allah aşkına? Ben varlığından bile haberdar olmadığım suçlardan dolayı neden sorumlu olayım? HDP seçmeninin büyük çoğunluğu, PKK’yı Kürt halkının haklarını korumak için kurulmuş meşru bir gerilla hareketi ve Abdullah Öcalan’ı Kürt Haklının kahramanı olarak görüyor. Buna rağmen, evrensel ve İslami hukuk normlarına göre, PKK’nın cinayetleri HDP seçmenine teşmil edilebilir mi? Erdoğan’ın ve birlikte ülkeyi soyup soğana çeviren harami çetesinin suçları, AKP seçmenine teşmil edilebilir mi? Hal böyleyken, bu münferitçi koronun, durmadan mahrem yapı diyerek, kendilerine yapılan hukuksuzlukların faturasını, kim olduğu, kimlerden oluştuğu, hangi somut suçları işledikleri belli olmayan “mahrem yapıya” kesmeleri, hem halk nazarında süregelen soykırımı meşrulaştırıyor, hem de soykırımın gerçek sorumlusu AKP-Ulusalcı ittifakını aklıyor.

‘Hangi suçları işlemiş bu mahrem yapı’ deyince soru çalmaktan dem vuran arkadaşlar Abdurrahim Karslı’nın itirafçı emniyet memuru Önder Mazlum ile yaptığı röportajı tekrar dinlesin. Dönemin Emniyet Genel Müdürü, daha sonra AKP milletvekili olan, Oğuzkaan Köksal, dönemin polis akademileri başkanı, şimdiki Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan. Mazlum’un anlatımından öyle anlaşılıyor ki, sorular çalınmamış, AKP polisi yaratmak gayesiyle bizzat devlet eliyle Cemaat’e servis edilmiş. Muhtemelen sadece Cemaat’e değil diğer cemaatlere ve ülkücülere de servis edilmiş. Zaten bu konuda görülen davalarda soruları kimin sızdırdığından ziyade, kimlere servis edildiği üzerinde duruluyor. Anlatıldığı şekilde, onlarca kişiyi bir salonda toplayıp, yemin ettirerek soruları vermek, dönemin Emniyet Genel Müdürünün, Polis Akademileri Müdürünün ve MİT’in bilgisi ve onayı olmadan olması mümkün olabilir mi? Bütün bunlar olup biterken İstanbul’daki kupon arazileri bile tek tek takip eden Erdoğan’ın haberinin olmaması mümkün mü? Siz, bugün aynı soruların, AKP gençlik kollarına ve ülkücülere servis edilmediğini mi sanıyorsunuz?

Neticede, beş yıldan beri devam eden zulmün tek sorumlusu iktidar ve koalisyon ortağıdır. Bazılarımız Cemaat’in geçmişte yaptığı hataları, manevi alemde, bugünkü zulme sebep olarak görüp, şahsi olarak tövbe etme ihtiyacı hissedebilir ama “başımıza ne geldiyse, hep mahrem yapıdan dolayı geldi” diye hedef göstermek, Cemaat’i şeytanlaştırma projesine destek vermekten başka bir şey değildir. Bugüne kadar, 28 Şubat’la, Danıştay cinayetiyle, yer altından fışkıran orduya ait cephanelerle, JİTEM’le yüzleşip, bütün bunları sorgulayan, kendi mahrem yapılarıyla aralarına mesafe koyup, hesap soran bir tane Ulusalcı/Kemalist görmedik. Aynı şekilde 17 -25 Aralık failleri halen ortada dolaşır, Kuran’la makara diye alay eden Egemen Bağış Büyükelçi olarak atanırken, ne bu rezillik diye Reislerine hesap soran bir tane AKP’li görmedik. Ama söz konusu, şu anda müthiş bir tenkile uğrayan Cemaat mensupları olunca, resmen “Dişsiz kaldıysa bir insan, onu kardeşleri yerdi” günlerini yaşıyoruz. “Maşallah, ne kadar da hakikat perest talebeler yetiştirmişiz diye sevinsek mi, ağlasak mı, bilemedim.

Leave a comment