Ahmet Dönmez, artık daha çok bir roman havasına bürünen yazı dizisinin son bölümünde, Gülen Hocaefendi’nin psikolojik analizini yaparak, Hocaefendi ve Fethullah Gülen diye çift kişilikli bir portre ortaya koymuş. Ve Gülen’in iç dünyasında yaşadığını iddia ettiği dualiteyi, yazı dizisinin başında yaptığı, Hizmet ve Mahrem Hizmetler/ zeytinyağı ve su teşbihinin Cemaat üzerindeki izdüşümü olarak serdetmiş. Kendince tutarlı bir hatime yapmış, fakat yaptığı yorum yüzeysel kalmasının yanında oldukça insafsızca olmuş.
1- Yakın ya da uzak tarihte vuku bulmuş her hadise konteksti içinde değerlendirilir. En basitinden bir kişi başka bir kişiyi öldürmüşse; neden öldürmüş, planlayarak mı öldürmüş, bir anlık öfkeyle mi, yoksa kaza ile mi öldürmüş; ortada tahrik gibi hafifletici sebepler var mı, ya da nefret suçu gibi ağırlaştırıcı unsurlar; ya da öldüren şahsı tamamen aklayacak nefsi müdafaa gibi bir durum söz konusu mu dikkate almadan o cinayeti değerlendirmek mümkün olmaz. ‘Kadın adamı öldürmüş hadi asalım’ tarzı bir hukuk olmaz. Tecavüze uğrarken, canını ve namusunu korumak için tecavüzcüsünü öldüren bir kadın suçlanamaz. Dolayısıyla Gülen mahrem hizmetleri örgütlerken sanki everenin uzak bir köşesinde, depdemokratik bir ülkede örgütlemiş tarzı, Türkiye’nin şartlarını göz önünde bundurmadan yapılacak her türlü değerlendirme havada kalacaktır.
2- Yasaların herkese eşit uygulanması hukukun olmazsa olmaz esaslarından biri olduğu gibi aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Eğer Cemaatin mahrem yapısını tartışmak istiyorsanız, bunu: i- tam bir mafya-çete yapılanması şeklinde işleyen ülkücü yapılanmayı, ii- AKP’nin TÜGVA bazlı paralel devlet örgütlenmesi ve çıkar amaçlı ihale-yolsuzluk yapılanmasını, iii- artık adına ne derseniz deyin -derin devlet, Ergenekon, kontrgerilla- ultra Kemalist, faşist-ulusalcı yapılanmayı göz önünde bulundurarak ve kıyaslayarak yapmak zorundasınız.
Dolayısıyla, Cemaatin mahrem yapısını yukarıdaki mahrem yapılardan bağımsız, salt ele almak, Ergenekon/JİTEM diye bir şey yoktu, bütün deliller sahteydi, ordumuza kumpas kuruldu; ülkücü çete de neymiş, Bahçeli’nin yanında poz veren mafya babaları vatansever iş adamlarıdır; 17-25 Aralık’ta ortalığa saçılan tapeler montajdı-dublajdı tuşlarından birine ya da hepsine aynı anda basarak Cemaat’i şeytanlaştıranların ekmeğine yağ sürmek demektir.
3- Öncelikle mahrem hizmetler neydi, neden başlatıldı, amacına ulaştı mı, Türkiye’ye kazandırdıkları ve kaybettirdikleri ne oldu onu tartışmak gerekir. Dönmez, “Gülen, artık pekâlâ zamanının gelmiş olduğuna kanaat getirmiş olabilir” derken, mahrem hizmetlerin amacının -tıpkı AKP iktidarının ve cibilli Hizmet düşmanı Kemalistler’in iddia ettiği gibi- devleti ele geçirmek olduğunu ima ediyor. Ama acaba, daha önce Gökhan Bacık ya da Ahmet Kuru gibi ex-Cemaatci arkadaşların da açıktan dillendirdiği bu iddia gerçekten doğru mu?
4- Normalde demokratik bir ülkede, devlet içinde, mahrem hizmetler gibi gizli bir yapılanmaya gidilmez, çünkü böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Kamu görevlileri, ‘sosyal aidiyetlerini görevlerinin önüne geçirmedikçe’ ve ‘herhangi bir suça bulaşmadıkça’ gizli-açık her şekilde örgütlenebilir. Oysa Türkiye’de bu hak, kurulduğundan beri kurucu ideolojinin devrim muhafızları tarafından sadece kendilerine tanınmıştır. Kemalist ideolojiyi benimsemeyen, ilk-orta öğretim sırasında yeteri kadar beyni yıkanmamış her vatandaş “devleti ele geçirmekle” suçlanarak, sistem dışına itilmiştir. Her on yılda bir yapılan darbeler, demokrasiye balans ayarları, kanlı kumpaslar hep bu amaçla tertip edilmiş ve her defasında devlet kadrolarında toplu tasfiyeler yapılmıştır. Bu açıdan bakınca, mahrem yapıyı, vesayet sistemi tarafından ezilen, horlanan mütedeyyin Anadolu halkının gasp edilmiş haklarını korumak amacıyla kansız, kavgasız, eğitim odaklı bir başkaldırı hareketi olarak görmek mümkündür ve dahi görülmelidir.
5- Peki mahrem Hizmetlerin amacı neydi? Bu amaçlar içinde bir gün devleti ele geçirmek gibi bir gaye var mıydı? Mahrem hizmetlerin en önemli fonksiyonu, öncelikle Cumhuriyet kurulduğundan beri, halkın çoğunluğunu oluşturan mütedeyyin Anadolu insanına kapalı olan devlet kadrolarına öğrenci yetiştirmekti. Geçmişte nadir de olsa, mütedeyyin insanların çocukları bu kadrolara girmeyi başarsalar bile, ya muhafazakâr değerlerini tamamen yitirip, Kemalist ideolojiye uyum sağlıyor ya da rejim tarafından bir şekilde fişlenip sistem dışına itiliyorlardı. Mahrem hizmetler bu faşist, adaletsiz sistemle mücadele etmek amacıyla ortaya çıkmış bir refleksti. Hem devletin kritik kurumlarına öğrenci hazırlamış, hem de bu öğrencilerin ileriki yıllarda manevi değerlerini yitirip, faşist düzenin çarklıları arasında ezilip gitmelerini engellemeyi amaçlamıştır. Mahrem hizmetler devleti ele geçirmek amacıyla değil, tam tersine kısacık siyasi tarihi darbelerle, işkencelerle, faili meçhullerle, katliamlarla, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları gibi yüz kızartıcı suçlarla dolu olan devleti ıslah etmek amacıyla örgütlendi ve bunu kısmen de olsa başardı.
6-Bizim mahrem hizmetlerden haberimiz yoktu, biz sadece Cemaat’ in eğitim ve diyalog hizmetlerini biliyorduk, bizi kandırdılar diyen ya yalan söylüyordur ya da gerçekten saftır. Mahrem hizmetlerle ilgilenen arkadaşlar Mars’tan gelmedi. Cemaat evlerinde kalan hemen herkes Orta-3 hizmetinden haberdardır. O insanlar mistik, şeytani varlıklar değil herkes tarafından tanınan, aynı evlerde kaldığımız, aynı kaynaklardan beslendiğimiz, edebine, ahlakına, dürüstlüğüne şahit olduğumuz arkadaşlardı ve biz o arkadaşların niyetlerinden hiçbir zaman şüphe etmedik. Bugün ‘mahrem yapı’ diyerek verip veriştirenler dahil, o zaman, hiçbirimiz ne mahrem yapıyı ne de mahrem hizmetleri yadırgamadık çünkü yukarıdaki sebeplerden dolayı haklı olduğumuzu düşünüyorduk ve haklıydık. Hem de, PKK’yı bir terör örgütü değil de özgürlük savaşçısı gerilla gücü olarak gören HDP tabanının haklı olmadığı kadar haklıydık; kendi mahallelerinden çıkan örgütün onca cinayetine rağmen kumpas kurulduğunu iddia eden ulu-solcuların ya da ‘Atatürk’ü sevmeyenler vatan hainidir, bırak devlette görev almayı, Türkiye’de yaşamaya bile hakları yoktur’ diyen Kemalistler’in haklı olmadığı kadar haklıydık; Erdoğan’ın ve etrafındaki harami çetesinin onca yolsuzluğuna rağmen ‘fetö-fetö’ diye sayıklayıp duran AKP seçmeninin haklı olmadığı kadar haklıydık ve haklıyız. ‘Bu ülkede bizim onay vermediğimiz birisi asla cumhurbaşkanı olamaz’ diyen ve demokratik süreci 363 oy zırvalığı ile baltalayıp, gazete kupürlerinden kapatma davası açan kanlı ve karanlık bir mahrem yapıya karşı mücadele verirken hiçbirimiz yadırgamadık mahrem yapıyı, çünkü haklıydık.
7- Mahrem yapıyı dillerine persenk eden arkadaşların kaçırdığı en büyük husus ise: ne mahrem yapı icra makamıydı ne de mahrem hizmetlerle ilgilenen arkadaşların devlet organlarında herhangi bir icra yetkisi vardı. Mahrem hizmetlerle vazifeli arkadaşların suçlarından bahsedeceksek önce, o arkadaşların yetiştirdiği ve örgütlediği kamu görevlilerinin suçlarını ortaya sermek gerek. Oysa bu süreçte, siyasetin köpeği olarak görev yapan mahkemeler tarafından bile ortaya konulmuş somut bir suç yok. KHK ile görevlerine son verilmiş kamu görevlilerinin dosyaları bomboş olduğu için hepsine ByLock gibi, Bank Aysa gibi, çocuğunu Cemaat okuluna gönderdi gibi aslında hiçbir suç içermeyen delillerle(!) örgüt üyeliğinden ceza veriliyor. En basitinden, 17-25 Aralık davalarında görev almış emniyet amirlerinin, savcılarının dava dosyalarına bakalım. O soruşturmalarda kanunsuz hiçbir uygulama bulunmadığı için, o insanlar somut suçlardan değil, örgüt üyeliğinden hüküm giydiler. Aynı şekilde, Ergenekon ve Balyoz davasında görev almış yargı mensupları-polisler, somut bir suçtan ya da iddia edildiği şekilde sahte delil uydurmaktan değil (ki bu konuda açılmış bir dava bile yok) örgüt üyeliğinden ceza aldılar. Evrensel hukuk normlarına göre suçludan suça değil, suçtan suçluya gidilir. Ortada ‘SUÇ’ yoksa, mahrem yapı da yoktur, daha doğrusu olup olmaması hiç kimseyi ilgilendirmez. Ancak Cemaat ile iltisaklı kamu görevlilerinin ve genel manada Cemaat’ in devlet erki üzerindeki nüfuzundan (lobi gücünden) bahsedilebilir ki, 2002-2012 yılları arasında, uluslararası kuruluşların insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü gibi kriterler baz alınarak yayınladığı raporlarda Türkiye’nin sırlamasına bakmak bile Cemaat ’in ve dahi şeytanlaştırılan o mahrem yapının Türk devleti üzerindeki lobi gücünün ne kadar olumlu olduğunu ortaya koymaya yeter. Eğer o mahrem yapı ve örgütlediği kamu görevlileri iddia edildiği şekilde suçlara bulaşmış karanlık bir yapı olsaydı; 2012 yılında, insan haklarında ve demokraside sınıf atlamış, hapishanelerinde işkencenin sıfırlandığı, daha özgürlükçü, daha demokratik bir anayasa özlemi kuran, AB üyeliğinin uzak bir hayal olmaktan çıkıp, vizesiz seyahat için gün sayılan, anadilde eğitimin özgürce tartışıldığı, uluslararası basında devamlı Türkiye’yi öven yazıların çıktığı, ekonomisi güçlü bir Türkiye değil, tam tersine bugünkü gibi yada 90’lı yıllarda olduğu gibi devletin çeteleştiği, çetelerin devletleştiği kapkaranlık bir Türkiye olurdu. Oysa 2002-2012 arası, Türkiye’nin her alanda çağ atladığı, uluslararası arenada itibarının zirve yaptığı bir dönem olduğu hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek. Bu açıdan bakınca, Türkiye kurulduğu günden beri en parlak dönemini, Cemaat’e ve Cemaat’in mahrem yapısının devlet üzerindeki ıslah edici rolüne borçlu.
8- Son olarak, bir özeleştiri babında şu söylenebilir. Kontrolsüz güç bozar, mutlak güç, mutlaka bozar kuralı gereğince mahrem hizmetlerdeki bazı kimselerin elbette suiistimalleri olmuştur. Zaten demokratik bir ülkede şeffaf olmayan yapılara şüphe ile bakılır. Dolayısıyla ne Cemaatin sivil kanadının ne de mahrem kanadının örgütleniş şekli, Cemaat’in Türkiye’yi taşımak istediği demokrasi normlarına göre kabul edilebilir değildi. Bu açıdan bakınca mahrem hizmetlerin en büyük kusuru, Ergenekon-Balyoz davalarıyla birlikte kendini tasfiye etmemesi oldu. Ezilen, zulme uğrayan bir topluluk, ezilmemek için oluşturduğu mantaliteyi ve örgütlenmeyi, haklarını elde ettikten sonra da devam ettirirse, artık kendisi bizzat tahakküm eder bir vaziyete geçer. Ahmet Dönmez ’in yazı dizisinde anlatılanlar doğru ise, mahrem hizmetlerin tasfiye edilmesi planlanmış ama birtakım kimseler tarafından bu engellenmiş. Belki de ilahi bir inayet ya da tokat sayesinde Hizmet Hareketi Erdoğan’ın suçlarına ortak olmaktan muhafaza edildi. Çünkü, Erdoğan’ın asıl amacı genelde Hizmet Hareketini, özelde ise Hizmet ’in yetiştirdiği kamu görevlilerini kendine biat ettirmek ve kurmak istediği sistemin muhafızları haline getirmekti. Bunu yapamayacağını anlayınca ulu-solcu, Ergenekoncu ekibe yanaşarak onlarla ittifak kurmak zorunda kaldı.
Velhasılı kelam, Ahmet Dönmez ve devamlı özeleştiri diye tutturan arkadaşlar ne MİT ajanıdır, ne de kötü niyetli münafıklar. Sadece soykırıma uğrayan bir topluluğun hatalarına ve sırlarına odaklanmanın, süregelen şeytanlaştırmayı halk nazarında meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını unutmuşa benziyorlar. Aynı soykırım HDP seçmenine yapılıyor olsaydı, HDP seçmeninden PKK’yı lanetlemesini beklemek ne kadar etikse, Cemaat müntesiplerinden mahrem hizmetlerden sorumlu arkadaşlarını ve onların örgütlediği kamu görevlilerini aforoz etmelerini beklemek de o kadar etiktir (ki; Cemaat’in mahrem yapısının günahları, kusurları Türkiye’deki diğer mahrem yapıların suçları ile kıyas kabul etmez) vesselam…